İşgal güçlerine güvenmenin bedeli

İşgal güçlerine güvenmenin bedeli
أستمع للمادة

Son zamanlarda Türkiye’nin Suriye içinde kontrol ettiği toprağı 30 km derinliğe kadar genişletmeyi amaçlayan yeni bir Türk askeri harekatı başlatmasına dair çok fazla konuşuluyor. Söz konusu harekât Türk hükümeti tarafından Türkiye için hayati alanı korumak adına bir Türk güvenlik gerekliliği olarak tanıtılıyor. Bu durum, bugün SDG güçlerinin kontrolünde olan Türk askeri harekatının hedef aldığı bölgelerde yaşayan Suriyelileri, Suriye ordusu ve çoklu işgal kuvvetlerinin işlediği suçlar nedeniyle zaten sorunlu olan Suriye toplumsal dokusunun istikrarını tehdit etmektedir. 

Türkiye’nin askerî harekâtı hakkındaki konuşmaların eşliğinde, bazı Suriyeliler, SDG ve destekçilerini bekleyen olası sıkıntılardan dolayı sevindiğini hiç gizlemedi. Bu da Suriye’nin iç toplumsal ve siyasi krizinin derinliğini yansıtıyor. Suriyelilerin bölünmesi meselesi, Suriye toprağı ve halkına yönelik her saldırganlığa karşı alınan tutum, yere ve saldırgan tarafın kim olduğuna göre değişebilen bir mesele haline getirdi. Buna göre Rusya, İran ve İsrail gibi işgalci güçler veya sahadaki ajanları tarafından gerçekleştirilen saldırıları destekleyen ahenksiz sesler olduğu gibi, olası Türk hareketini destekleyen bazı sesler de bulunmakta.

İşgalci güçlerin saldırılarını savunan ahenksiz seslerin mantığı, iki ilkeye dayanıyor. Birincisi: düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışı. Onların bu ilkesine göre saldırı, Suriye rejiminden SDG, İdlib ve etrafındaki  fraksiyonlara kadar fiili durumda hakim güçlerden birine az da olsa bir zarar verirse bu, saldırıyı kutlamak için yeterli bir sebeptir. 

Bu çarpık mantık, Suriye meselesinin anlaşılmasındaki o derin kusuru ortaya koyuyor, aynı zamanda devrimin hedefleri ve Suriyelilerin umut ettikleriyle açık bir çelişki ifade ediyor. Çünkü devrim özünde, iktidardaki rejim tarafından yolsuzluk, tiranlık ve sömürüden etkilenen Suriyelilerin özellikle yoksullar ve marjinalleştirilenlerin çıkarlarını temsil etmek için haklı bir halk mücadelesidir. 

Buna dayanarak devrim, iktidardaki rejimle kanlı bir yüzleşmeye gitmeyi çalışmamış, aksine Suriye halkının çıkarları doğrultusunda istediği değişimi sorunsuz, kolay ve mümkün oldukça en düşük bedelle gerçekleştirmeyi ummuştur. 

Yani devrim, iktidardaki gücü aynı nitelikte olan yenisiyle değiştirmeye değil, Suriye halkına kendi toprak ve servetlerinden yararlanma şansı sağlamak için çalışıyor. Ancak işgal güçlerinin gerçekte uygulamalarıyla ispat ettiği gibi, Suriye rejiminden daha az zalim, sömürücü ve yozlaşmış olmayan, kendiyle bağlantılı olarak fiili durumda hakim olan güçleri dayatıyorlar. 

Öte yandan tamamlayıcı bir sahne de işgalci güçlerin tekrarlanan saldırıları, çatışan taraflar eliyle Suriyeli sivillerin kanının akması, halkın bir kısmının yeniden yerinden edilmesi, ekonomik, sosyal ve politik olarak halk için zaten zor olan yaşam koşullarını kat kat zorlaştırıyor. 

Böylece ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ sözü bu durumda yerinde bir örnek değil. Aksine işgali teşvik etmek, Suriye’nin topraklarını bölmek ve geleceğini mahvetmek için stilize edilmiş bir ifade olarak karşımıza çıkıyor. Neden? Çünkü düşmanımın düşmanı burada, aynı zorlayıcı, yağmacı ve suçlu niteliği taşımaktadır. 

İşgal güçleri saldırılarını destekleyenlerin benimsediği ikinci ilke ise Suriye rejiminin İran ve Rusya işgalini savunduğu şey olan Suriyelilerin veya Suriyelilerin bir kısmının çıkarları işgalci güçlerle yakınlaşmasından kaynaklanıyor. Ancak burada bahsedilen çıkarların niteliği ve sahiplerinin kimliğini incelememiz gerekmektedir. Suriye halkının çıkarlarının kesişmesinden mi yoksa yozlaşmış, sömürücü ve zalim fiili durum güçlerinin çıkarlarından mı bahsediyoruz ki bu da geçmiş yılların tecrübesiyle açılığa kavuşturulmuştur. Çünkü kendi çıkarları işgal güçlerinin çıkarlarıyla kesişen tek grup fiili olarak hakim durumda olan güçlerdir. 

İşgal güçleri ile alandaki fiili güçler arasındaki yağmacı, sömürücü ve suçlu yapıların uyumunu hesaba katarak aralarındaki yakınlaşmanın doğal olduğu anlaşılır. Her iki güç de servetini büyütmek ve kendilerine daha fazla zenginlik, sosyal ve siyasi güç sağlayacak kontrolü dayatmak adına Suriye’nin servetlerini sömürmeye ve yağmalamaya yönelik çalışıyor. 

Tüm çeşitliliği, mevcut ve geçmiş coğrafi konumları ile Suriye halkının çıkarları, işgalci ve fiili durum güçlerinin çıkarlarıyla mutlak ve radikal olarak çelişmektedir. Çünkü Suriyelilerin özellikle yoksul olanların çıkarları, Suriye halkının kendi kader, servet, imkân ve yeteneklerini kontrol etmesini gerektiriyor ki bu durum işgalci ve defakto güçlerin tüm imkanlarıyla engellediği konudur. Göründüğü gibi bu güçler kontrolü devam ettirmek için tutuklama, işkence ve suikast gibi en kirli araçları dayatıyor. 

Şimdi, işgalci güçlerin destekçilerinin bahanelerinden uzak, bu konuyla ilgili sürekli tekrarlanan bir olguya ışık tutmamız gerekir. O da işgalci güçlerin Suriye toprak ve halkını pazarlık konusu yapmak adına kullanmasıdır. Son on bir yılda Suriye coğrafyasının geniş kısmını yöneten işgalci tarafların kimliğinde birçok değişimlere şahit olduk ve tabii ki bu dalgalanmaların çoğu işgalci güçlerin kendi arasında yaptığı pazarlıklar sonucuydu. Yani Suriye coğrafyasını işgalci güçler arasında yeniden dağıtan, başlangıçta gizli ve sonra ortaya koyulan anlaşmaların sonucuydu. 

Bu durumun bir örneği Amerika-Rusya anlaşmasında yaşandığı gibi Fırat kalkanı, Barış Pınarı ve Zeytin Dalı harekatları adlarıyla bilinen ve SDG güçleri kontrolü altındaki bölgelere Türkiye’ye girme ve kontrolünü sağlama hakkı verildi. Şimdi de Suriye rejimi, İran milisleri ve Rus savaş uçakları tarafından sürekli saldırılara maruz kalan İdlib’de olsun veya Türk askeri harekatının hedef aldığı SDG kontrolündeki bölgelerde olsun aynı durumun tekrarlanmasından korkuluyor.

Türkiye’nin ilan ettiği 30 km derinliğe kadar Suriye topraklarını kontrol etme hedefine ulaşma olasılığına ilişkin, birçok uluslararası ve bölgesel faktör nedeniyle geçerli olup olmadığından bahsetmek için henüz çok erken sayılır. Çünkü Ukrayna’nın işgalinden sonra Rusya ve Çin’in temsil ettiği doğu kampı ile Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Britanya Birleşik Krallığı tarafından temsil edilen Batı kampı arasındaki kutuplaşmanın tırmanmasından dolayı uluslararası pazarlık aşamasındayız. Bu durum, bölgesel etkiye sahip ülkelere bölgenin geleceği ve koşulları üzerine pazarlık yapma olasılığı sundu. Bunun nereden kaynaklandığı sorulursa; Türkiye, Suriye’de ve göreli olarak Irak’ta etki ve kontrolü konusunda Batı kampının Rusya’yı sıkıştırmak, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılmalarını kolaylaştırmak yönünde kendine duyulan ihtiyacı kullanmaktadır. 

Ancak bu hedefin gerçekleştirmesi, Türkiye’nin Rusya ve göreli olarak İran’la olan ilişkisini yeniden çizen bir takım koşulla bağlantılı. Böylece Türkiye’nin Suriye içi ve dışındaki çıkarları, özellikle Türk-Rus yakınlaşmasının sağlamasına katkıda bulunan çıkarlar risk altında olacak. Diğer ihtimalle İran ve belki de Rusya, Türk olanaklarını, askerî harekâtını gizli olarak desteklemese, Türk planını bozmada rol alabilir. 

Buna dayanarak, herhangi bir askeri operasyon olmaksızın, SDG güçlerinin imkân ve kontrolüne siyasi, askeri ve güvenlik olarak sınırlar dayatarak, SDG pahasına bir Amerikan-Türk pazarlığının olması yüksek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu, Türkiye’nin bölgedeki isteklerini karşılayan, Amerika’nın Suriye’deki kolunu koruyan, Rusya, İran ve Suriye rejimini etkisiz hale getiren tek senaryo gibi görünüyor. Ancak burada işaret ettiğimiz gerekiyor ki söz konusu senaryo Suriye’deki işgalci güçler arasında İdlib ve çevresini Halep’in kuzey kırsalını etkileyebilecek askeri ve siyasi bir gerilimin artmasına neden olabilir. 

Bir Türk-Amerikan anlaşması olursa, bu yakınlaşmaya cevaben ve ret anlamında, açık ve doğrudan Rus desteğiyle Türkiye’ye bağlı bölgelere İran askeri saldırılarının tırmanmasına tanık olunabilir. Amerika’nın bu yakınlaşmadaki amacının, Rusya’nın etrafındaki çemberi daraltmak olduğu herkesçe biliniyor. Bunun anlamı Türkiye’nin Batı kampıyla aynı safta olması, Suriye’de ve özellikle kuzeyinde Rusya’yla olan ortaklığını sona erdirmesidir. 

Bütün bunlara göre, Türkiye’nin son zamanlarda yaptığı açıklamalar bazı Suriyeliler tarafından, ABD’nin SDG’yi terk etmesi sonucu SDG’ye sövüp sayacağı şeklinde değerlendirilmek yanlış olur. Çünkü Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesini destekleyenler daha önce Türkiye’nin İdlib’in etrafındaki bazı bölgelerden çekilmesi,  Türkiye topraklarında ikamet eden mültecilerin sınır dışı edilmesinin sonuçları biliniyor, bu bardaktan daha önce tatdılar. Dolaysıyla Suriye’de yaşanan trajik ve feci gerçeklikten ve işgalci güçlerden kurtulmak için bir ulusal çıkış arama vakti gelmiştir. Buna ulaşmak nispeten uzun zaman alacaksa bile, toprak bütünlüğüne ve Suriye’nin kaderine bağlı, nerede olursa olsun Suriye halkının çıkarlarından taviz vermeyen ve işgalci güçlere güvenmeyen kapsamlı bir Suriye halk kurtuluş hareketi inşa etmek yönünde çalışmak gerektiriyor.