Suriye-Türkiye arasındaki, siyasi kargaşalarla dolu tarih ve daha iyi bir geleceğe duyulan umutlar

Suriye-Türkiye arasındaki, siyasi kargaşalarla dolu tarih ve daha iyi bir geleceğe duyulan umutlar

Arap güçlerinin Şam’a girmesi arifesinde ve bu tarihten iki yıl sonra, tam 8 Mart 1920’de Suriye Konferansı ilan edildi. Bu iki zaman dilimi arasında 1919’de Suriye’nin kuzeyinde İbrahim Hanano liderliğinde Fransız işgaline karşı büyük bir halk devrimi patlak verdi. Bu devrim 1. Dünya savaşı sonuçlarının dayattığı yabancı işgallere karşı alevlenen Türk kurtuluş savaşına denk geldi.

Coğrafi uzantılar ve doğal örtüşmelerin, askeri ve jeopolitik açısından iki ülkenin kaderi ve devam eden savaşların seyrine etkili olduğundan, iki ülke halkının çıkarları ve devrimleri aynı noktada buluştu. Bu buluşma yakın tarih Suriye – Türkiye ilişkilerinin başlangıç noktasıdır. Arap toprakları Birleşik Krallık ve Fransa Cumhuriyeti tarafından kontrol edildiğinden dolayı Suriye’ye Fransız işgaline karşı savaşmak için gereken silahları getirecek mevcut tek yol Türkiye toprağıydı. Atatürk, Ankara’nın Sovyetler Birliği ve bazı Türkiye-Turan ekseni ülkeleriyle imza attığı Dostluk Antlaşması’ndan sonra Suriye kuzeyinin devrimlerini kaliteli askeri teçhizatla destekledi, Suriye ve Türkiye cephelerini birleştirdi. Böylece Suriye – Türkiye ilişkilerinin seyri başladı.

Ankara Antlaşması, bir Türk zaferi ve Suriye’nin yenilgisidir

Suriye’nin devrimcileriyle yapılan savaşlardan sonra, Fransa kuvvetleri General Guro liderliğinde Şam’a girerek tüm Suriye toprağını kontrole aldıklarını ilan etti. Ancak Kemal Atatürk kendi kuvvetleriyle beraber önemli ilerleme kaydedip Anadolu’nun kontrolünü ele geçirdiğinden, Suriye’nin kuzeyi kontrol dışı bir bölge olarak kaldı. Bu da stratejik Kilikya bölgesinde konuşlanmış Fransa kuvvetlerini büyük sıkıntıyla karşı karşıya bıraktı. 

Atatürk, Suriyeli kadroların zayıflığından dolayı Suriye’nin kuzeyinde İbrahim Hanano liderliğinde yürütülen devrimi askeri teçhizat ve uzman subaylarla desteklemeye başladı. Ve gerçekten Suriyeli devrimciler kuzey Suriye bölgesinin büyük kısmını kontrol etmekte başarı kaydettiler. Ancak Türkiye ile Fransa arasında ateşkese varıldığında bölgedeki ittifaklar haritası değişti, kuzeydeki devrimcilere ve Türkiye’nin desteğiyle sahil bölgesinde Şeyh Salih el-Ali liderliğinde başlatılan devrime sunulan destek kademli olarak kesildi. Rusya’nın arabuluculuğuyla Fransız ve Türk tarafları Suriye ile Türkiye arasındaki sınır hattı çizmekle ilgili Ankara Anlaşması adına bir ittifaka vardılar. Sonra da bu anlaşma doğrultusunda Fransa’nın 18 bin kilometrekareden fazla olan Kilikya ve çevresinden çekilmesi karşılığında İskenderun Tugayı Fransa nüfuzu altında tutuldu.

Fransa Türkiye’nin önüne Suriye’nin kuzeyindeki devrime sunulan desteğin tamamen kesilmesine dair bir şart koydu. Kuzey devrimcilerinin kalan teçhizatla direnişe devam etmelerine rağmen bu durum İbrahim Hanano’nun Ürdün’ün kuzeyine firar etmesi ve orada İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklanıp Fransa’ya teslim edilmesiyle sonuçlandı. Ankara Anlaşması çerçevesinde varılan bu siyasi çözüm, iki ülke arasında yüzyıl boyunca süren anlaşmazlık ve anormal ilişkilerin haritasını çizdi. Fransa’yı Suriye – Türkiye haritasında tamamen yenmek mümkünken, özel hesaplar dayatıldığı için Suriye’nin çeyrek asır boyunca Fransa Manda yönetimi altında kalmasının yolu açıldı.

Suriye’nin bağımsızlığı ve İskenderun üzerine anlaşmazlık Suriye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi ve 1930’da ilk anayasanın kabul edilmesinden sonra gözler Suriye’nin bölünmüş kantonlarına bakmaya başladı, özellikle Türk-Fransız anlayışlarına mahkûm olan ve özel bir Fransız yönetimi tarafından idare edilen İskenderun kantonuna. Ankara’nın Fransa’nın Suriye toprağından tamamen çekilmesi talebi sebepleri arasında İskenderun’u gelişmekte olan Suriye devletine ilhak etmesine ilgili endişe ve korkuları vardı. Sonraki 4 yılda ulusal bloğuyla temsil edilen Suriye tarafı ile Türk tarafı arasındaki siyasi farklılığın gerçek boyutu açık şekilde görüldü.

Bu siyasi farklılık, 1934 yılı başında Kemalistler tarafından yapılan, türünde ilk sayılan ve sonrada İskenderun’u Ankara’ya katılımı talep eden gösteriler, düzenlenen daha geniş gösteriler yol açması sonrası zirve noktaya ulaştı.

 İskenderun’da görev yapan Suriye Ordusu’nun 5.Taburu bu gösterilerin tehlikeli olduğunu hissetti, dolayısıyla bir hoşnutsuzluğa yol açıtı. 5.Taburdaki bu hislere Araplar da ortaktı, ulusal bloğunun hareket etmesiyle paralel olarak İskenderun’u Suriye’ye katılımı yönünde baskı yapmaya başladılar ve Ankara’yı İskenderun’u kendi topraklarına ilhak etme isteğiyle suçladılar ancak Ankara bu suçlamaları reddedip İskenderun’un özel durumunu kabul ettiğini duyurdu. 1936’da Suriye’nin Bağımsızlık Anlaşması adına bilenen anlaşmaya imza atması ve Suriye heyetinin başkanı Haşim el-Attasi tarafından İskenderun’un idari olarak Suriye’ye ait olduğunu vurgulanmasından sonra Suriye Ulusal Hükümeti ile Türk devleti arasında yaşanan kriz zirveye ulaştı. El-Attasi’nin yaptığı açıklama Türk basını ve davanın önemini vurgulayan Atatürk tarafından reddedildi.

İskenderun davasını Güvenlik Konsey’ine götürerek Fransa, kendisini iki taraf arasında bir arabulucu olarak sundu. Ancak Faris el-Huri Suriyeli Vatanseverler ’in bu önlemlerin resmiliğine inanamadılar, Türkiye-Fransa arasında İskenderun konusunda perde arkasında bir anlaşmanın gerçekleştiğini farkındalardı. Duyulan bu şüpheler Cemil Merdem Beg’in arabuluculuğu reddedilerek giderildi.

Halk düzeyinde İskenderun’da 3 bileşen ortaya çıktı. Birincisi İskenderun’u Türkiye’ye ilhak etmeyi destekleyenler, ikincisi Suriye’ye ilkah etmeyi isteyenler, diğeri mülk sahipleri, dini kurumlar dahil olmak üzere tüm sosyal bileşenleri kapsayan özerkliğe teşvik eden üçüncü yön vardı. Sokakta tıkanıklığın artmasıyla destekçiler ve muhalifler arasında bölünen gösteriler yapıldı. Cenevre’de 1937’de taraflar İskenderun’un kaderini çizen genel bir referandum çağırsı yaptılar. Tam bu sıralarda Merdem Beg’in Atatürk’e yaptığı ziyarette Sancak davası konuşuldu. Bir yıl içerisinde Araplar ve Türkler arasında kargaşaların şiddetinde yaşanan artıştan dolayı seçim komisyonunun işlerinde aksaklık oldu. Sonra da Türkiye’nin 24 koltuk yani çoğunluk elde ettiği ilan edildi. 2 Eylül 1938’de Türkiye’nin istiklal marşı çalındı. Ancak Suriye bu sonuçlara karşı duyduğu şüpheleri her zaman açıkladı. Karşılığında Türkiye, çoğunluğun fikrine ve referandumun sonucuna saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.

Fransa, Suriye ve Türkiye’den farklı bakış acısı benimsedi. Fransız L’Asie Françasie gazetesine göre İskenderun davasındaki son hüküm tarihe bırakılmalıydı. Böylece İskenderun konusu Şam ile Ankara arasındaki siyasi uçurumun daha derinleşmesinde ikinci neden oldu.

Bağdat paktı, eksenlerin zıtlığı

1950 yılın başında özellikle Rusya’nın Güvenlik Konseyi’nde Filistin davasını desteklemesiyle, Suriye-Rusya ilişkilerinde fark edilir bir yakınlık yaşandı. Bu tutum Suriye’yi genel politikası ve Amerika – Britanya ekseniyle olan ilişkisini yeniden gözden geçirmeye teşvik etti. Suriye, Batı ve doğu blokları arasında yaşanan uluslararası bölünmede pozitif tarafsızlık yönünde hizalanmak politikasını benimsedi. 1955’de Türkiye, Pakistan, İran, Irak ve Britanya’yı kapsayan Bağdat Paktı’nın ilan edilmesiyle bölgesel sahnede büyük boyutta karmaşıklıklar yaşandı ve Suriye Batı bloğunun kuşatması altında oldu. Bu durum Suriye’yi Moskova ve doğu bloğuna yönelik yakınlaşmaya itti. Şam’ın Eisenhower ilkesini reddetmesiyle, Sovyetler Birliği’nin genişlemesi karşısında bir kuşak teşkil eden bu ittifaka Şam’ın katılmaması halinde Türkiye’nin sınır hattını işgal tehditleri başladı. Ve gerçekten Ankara, güçlerini Suriye-Türkiye sınırına seferber etti. Kriz, Türkiye Cumhurbaşkanı Adnan Menderes’in askeri operasyon tehdidiyle beraber bölgesel ve uluslararası bir krize dönüştü. Suriye’nin tutumu ise Şam’daki genel durum üzerinde önemli etkisi olan Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesinden sonra olumlu tarafsızlık ve bağlantısızlardan doğu bloğuna geçti.

Rusya kendi tarafından Türkiye’yi bir askeri operasyon başlatma halinde ona karşı güç kullanmakla tehdit etti ve bu çatışmanın Ortadoğu bölgesin ile sınırlı olmayacağına dair uyarı mesajları gönderdi. Moskova, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı Türkiye’yi Suriye’ye saldırmaya teşvik etmekle suçladı. Olaylar büyümeye devam etti ve Rus liderliği Suriye’ye Türkiye tarafından bir saldırı gerçekleşmesi halinde Sovyet nükleer füzelerini kullanmakla tehdit etme noktasına geldi. İki ülke arasındaki kriz davayı uluslararasılaştırmakla, Rusya’dan yapılan baskılardan dolayı ABD’nin tutumundan vazgeçmesi ve Suriye’nin bu muhtemel sınır aşımının risklerine karşı uyarmak için uluslararası platformları kullanmasıyla bitti.

Bu krizde Suriye-Türkiye çatışmasının kökenine bakılırsa, iki kutuplu dünyanın dayattığı düzen, uluslararası gerçeklik ve bazı ülkelerin soğuk savaşın bataklığına girmemek için pragmatik bir politika uygulamasından kaynaklandığı anlaşılır.